|
|
İLKEL TOPLUMLARDA AĞRI
İnsanoğlu yedi bin yıl önce, deneyimlerini kaydedebileceği
bir araç olarak yazıyı bulduğunda, karanlığın dışına doğru dev bir adım
atmış oldu. Her ne kadar perdenin ardında akıllı insan'a ait binlerce yıllık
bir geçmiş bulunmaktaysa da, bu dönem hakkında öne sürülenler spekülasyon
olmaktan öteye gidemezler. Buna karşın fosil ve kalıntıların mağara
resimleri ve kabartmaların, özellikle de günümüzde varlıklarını hala
sürdüren ilkel kabilelerin incelenmesi yoluyla, eski çağlar hakkında oldukça
sağlıklı bilgiler elde edebilmekteyiz.
Modern uygarlığın ulaşamadığı bölgelerdeki kimi kültürlere baktığımızda
buralardaki insanların sıcağı ve soğuğu, çamur banyosunu, yara lapalarını,
panzehirleri, ağrı kesicileri ve vücuttaki yabancı maddelerin çıkarılması ve
kırıkların tedavisi amacıyla bir takım basit yöntemleri kullandıklarını
görüyoruz. Ayinlerle kafatasını ya da bedenin çeşitli yerlerini delme,
sünnet ve hadım etme gibi gelenekler, bazı cerrahi uygulamaların çok
eskilere dayandığının göstergesidir. Buna karşın, içsel ağrıya büyük
olasılıkla doğaüstü anlamlar yükleniyordu. Yaşamın kendisi tuhaf ve büyülü
bir süreç olarak algılandığı ve ayakta kalabilmek için doğaüstü güçlere
gereksinildiğine inanıldığından nedensellik batıl inançların potasında
eriyip gidiyordu. Ağrının kaynağının dışsal olduğu sanılıyordu, bedene
hükmeden büyülü ve kötü güçler insanın içine bazı nesneler cinler sokuyor ya
da yaşamsal özü insanın içinden söküp alıyorlardı. Örneğin yeni Gine
kabilelerindeki "tıp adamları" için aktif ağrı durumları "cin çarpması"ndan
başka bir şey değildi: buna karşılık bedenin çökmesi ve ölüm, uğursuz dış
güçler tarafından yaşamsal özün insanın bedeninden çekip çıkarılmasıydı.
Dışarıdan bedene zorla girme olgusu tarih boyunca uzun süre varlığını
sürdürdü: örneğin lumbago Gal batıl inançlarında "cin çarpması", Almanlarda
ise "Hexenschuss" yani "cadı çarpması" biçiminde yorumlanıyordu. Ağrıya
yüklenen bu ayrık, dışsal anlam, ilkel insanı, havada uçuşan ve yerleşeceği
bir beden arayan gizemli ruhlar olduğu inancına itmekteydi. Tedavi de, bu
doğrultuda, beden dışı, gözle görülmeyen varlıklarla mücadeleye
dayandırıldığından, taş devri insanının zihninde fizyolojiye ilişkin tek bir
fikir uyanmadı.
Edwin M. TODD
|