Engelliler Bilim

24/04/08

Giriş

 

ENGELLİLERİN UZUVLARININ İŞLEVLERİNİ GERİ KAZANDIRMA
 


Biyolojik sistemlerle yapay organları bir araya getiren, doğadan “kopya çekerek” daha işlevsel makineler geliştiren biyonik araştırmacıları, insanla makine arasında bir “köprü” oluşturuyorlar.

Böylece, engelli insanların kaybettikleri hareket yeteneklerini geri kazanmaları yönünde yeni olanaklar sunuyorlar. Bunu yaparken, yepyeni malzemeler, mikroişlemciler, özel donanımlı bilgisayarlar ve gelişmiş (robotik) mekanizmalar gibi günümüzün en gelişmiş teknolojilerinden yararlanıyorlar. Bu gidişle, belki de gelecekte yürüyememek ya da ellerini kullanamamak bir kabus olmaktan çıkacak, yapay kol veya bacakları ancak
röntgen filmleriyle gerçeklerinden ayırt edebileceğiz.

ABD’nin Oklahoma kentindeki hava kuvvetleri üssünde çalışan mühendis “merhaba, ben Greg”, diye tanıtıyor kendini ve elini uzatıyor. El sıkışı güçlü; belki de biraz fazla güçlü. Beş parmağı sanki aynı anda sıkıyor. Elini geri çekmesiyle vızıltı benzeri bir ses duyulmaya başlıyor. Ses, elin bilekte dönmesinden kaynaklanıyor. Önce 90 derece, sonra 180 derece ve 360 derecelik tam bir dönüş gerçekleştiriyor. Greg’in sağ eli, sekiz yıl önce geçirdiği bir kaza sırasında kopmuş. Kolundaki yara iyileştikten sonra, kopan elin yerine plastikten takma bir el takılmış. Ne var ki, bu protez Greg’e tümüyle yabancı, histen yoksun ve kaskatıymış. Oysa Greg’e göre, artık yerinde olmasa da, eli hâlâ yaşıyordu. “Varlığını” hissediyor, bir şeyleri kavrayabilirmiş duygusuna kapılıyordu. Sonunda Greg başına gelen kazadan sonra hep hayalini kurduğu, “hareket yeteneği” olan bir ele kavuştu. Bugün “yeni” elinden son derece memnun. Öyle ki, onunla bütünleştiğini ve gerçek elini hiç aratmadığını düşünüyor. Üzeri ince tüylerle kaplı, hafif kırışıklık verilmiş silikondan bir deriyle kaplı yapay elinin içi, ince metal çubuklar, kablolar ve eklem görevi yapan mekanizmalardan oluşuyor. Titanyum ve alüminyumdan yapılmış elektrikli motorlar, yapay parmaklarını harekete geçiriyor. Kolunun altına yerleştirilmiş altı tane mikroişlemci her hareketini denetliyor. Araştırmacılar, Greg’in yapay elini sıcağı ve soğuğu ayırt edebilecek duruma da getirmişler. İşaret parmağının ucunda, kolunun başladığı yerdeki sinirlerine “sıcak” ve “soğuk” uyarıları ileten bir algılayıcı (sensor) bulunuyor. Eli kazara sıcak bir tencereye değdiğinde, tıpkı gerçek eliyle olduğu gibi, onu hemen geri çekme gereği duymuyor.

Greg, elini sıkmak istediğinde, harekete ilişkin emir, merkezi sinir sistemi üzerinden elinin kesik olduğu bölgedeki kaslara iletilir, bu kaslar kasılır. O anda beyninden kol kaslarına
bir elektrik akımı ulaşır. Akımın küçük bir bölümü elin koptuğu ve protezin başladığı yere ulaşır. İki elektrod uyarıları algılar ve mikroişlemcilere aktarır. Böylece Greg kopmuş olan elini hareket ettirebiliyormuş duygusuna kapılır.

Greg, biyonik alanındaki son gelişmeler sayesinde, kendisiyle bir makine arasındaki sınırın ortadan kalktığını bizzat yaşayan; başlangıçta pek de iyi tanımadığı yapay eliyle “iletişim” kurmayı başarabilmiş biri. Günümüzde, hareket yeteneğinin geri kazandırılması konusunda, birkaç yıl öncesine kadar asla düşünülemeyecek gelişmeler yaşanıyor. Makineler, beden ve beyin işlevlerini, beyin işlevleri de makineleri yönetebiliyor. Geliştirilen yeni ameliyat teknikleri ve mikroelektronik sayesinde organizmalarla motorlar, sinir hücreleriyle çipler, yani karbonla silisyum bir araya getirilebiliyor ve uyum içinde çalışmaları sağlanabiliyor.

Biyonik alanında yürütülen araştırmalar, engelli insanlara, uzuvlarının işlevini iki durumda geri kazandırabiliyor: Birincisi, engellilerin çalışmayan uzuvlarını, tıpkı Greg örneğinde olduğu gibi bilişsel olarak denetleyebildikleri durum. Bu insan felç sonucu işlevini yitirmiş ya da ampütasyon (kesilme) sonucu artık yerinde olmayan eklemlerini hareket ettirdiklerini hâlâ duyumsayabiliyor, bunların hareketini, sinir sistemi ve/veya kas etkinliği yoluyla denetleyebiliyorlar. İkincisiyse, engellilerin, motor hareketleri yapmak isterken beyinlerinde gerçekleşen bilimsel işlemlerin bir aygıtça yakalanıp deşifre edilebildiği durum.

İnsan bedeninin her hareketi beynin hareketleri denetleyen korteksindeki sinir hücrelerince başlatılır. Bunlar, binlerce dokunsal ve görsel duyudan gelen uyarıların işlenmesinin ardından, farklı kasların eşgüdümünü sağlayan geni. bir sinirsel ağı harekete geçirir. Milyonlarca elektriksel atımdan oluşan bu karmaşık ağın zarif hareketlere dönüştürülmesi, duyu-motor sistemimizin her zaman yaptığı, ancak biyonik araştırmacıların gıptayla baktığı, sıradan bir işlem. İnsanın hareketiyle en gelişmiş robotların hareketi karşılaştırıldığında, duyumotor sistemimizin ne kadar gelişmiş ve mükemmel olduğu kolayca görülür.

İnsanın duyu-motor sisteminin bir kopyasını geliştirmek olanaksız, ancak şu da bir gerçek ki, sistem, giderek artan sayıda çok yönlü, biyonik yapılarla donatılıyor. İnsanın ve öteki primatların sahip olduğu biyonik potansiyel, geçmiş aylarda bir maymunla yapılan bir deneyde kanıtlandı. Maymunun elektrodlarla izlenen beyin uyarıları, İnternet’te izlediği üçboyutlu bir robot kolunu hareket ettirebilmişti. Bir başka deneydeyse, beyinlerine elektrodlar bağlanmış farelerin, yalnızca beyin uyarılarıyla bile yiyecek sağlayabileceklerini anlamalarıyla birlikte, yiyecek için herhangi bir fiziksel çaba göstermekten vazgeçtikleri gözlemlenmişti. Bu deney sonuçlarından yola çıkan biyonik araştırmacıları, felçli ya da herhangi bir uzuvlarını kaybetmiş olan insanların, bilişsel güçlerini kullanarak, en azından bir cismi kavramak gibi, basit ancak önemli hareketleri yapabilecekleri sonucuna vardılar. Yapılması gereken şey, beyinle makine arasında bir “köprü” oluşturmaktı.

Beyin-makine ilişkisine örnek çalışmalardan birini “beyin-bilgisayar arayüzü” ilişkisinin geliştirildiği araştırmalar oluşturuyor. Bu alanda önemli araştırmaların yürütüldüğü yerlerden birisi ABD’nin Cleveland kentinde bulunan “FES Center” (Center for Functional
Electro-Stimulation) adlı işlevsel elektrik uyarı merkezi. Merkezdeki araştırmacılar, sualtında geçirdiği vurgun sonucu kolları tutmayan Jim Jatich adlı bir hastanın, tutmayan ellerini düşünce gücüyle yönetmesine olanak tanıyacak bir sistem geliştirdiler. Bunun için Jim’in el bileğine, elin pozisyonunu mikroişlemcilere bildiren mıknatıslar ve algılayıcılar yerleştirdiler. Beyinle teması sağlamak için de beyin akımlarını algılayabilen ve bunları bir bilgisayara aktaran özel bir başlık geliştirdiler. Araştırmacılar hastaya, öncelikle bilgisayardaki imleci düşünce gücüyle hareket ettirebilmeyi “öğrettiler”. Hastanın, yalnızca “düşmek” sözcüğünü bile düşünmesi yeterli oluyordu. Bilgisayar, ilgili beyin akımlarını ayırt edebiliyor ve imleç aşağıya doğru hareket etmeye başlıyordu. Araştırmacılar, düzeneği uzaktan kumanda edilebilir duruma getirdiler. Jim’in aklından “aşağı doğru” diye bir düşünce geçtiğinde, eli kendiliğinden yumruk haline geliyor.

Uygulamanın tek olumsuz yanı takılması zorunlu olan tuhaf başlık ve başlıktaki elektrodların belirli beyin etkinliklerini ayırt etmemesi. Bu nedenle araştırmacılar gelecekte beyinle olan temas noktalarını kafatasına sabitleştirmeyi amaçlıyorlar.

ABD’nin Emory Üniversitesi’nde araştırmalarını sürdüren nörolog Roy Bakay ve ekip arkadaşları, beynin harekete ilişkin bölgesindeki en ufak etkinlikleri bile algılayabilen ve kafatası üzerine ameliyatla yerleştirilen “nörotropik elektrodlar” geliştirmişler. Kalem ucu
büyüklüğünde içi boş bir cam koniyi andıran elektrodlar, harekete ilişkin beyin etkinliğinin en iyi algılandığı, kulaklar üzerindeki bölgede yer alan korteksin olduğu yere yerleştiriliyor. Cam koninin içinde, hastanın bacağından alınan sinir dokusuyla çevrili mikroskopik incelikte bir altın iplikçik bulunuyor. Bu yapı, çevredeki sinir hücrelerini uyarıyor; birkaç aylık bir süre sonunda sinir hücreleri altın iplikçikle birleşmiş oluyor. Beyin elektrodlarının en önemli avantajı, kablolara gereksinim olmaması. Elektrodlar, hastanın giydiği bir beyzbol şapkasına yerleştirilmiş indüksiyon bobininden güç sağlıyor. Harekete ilişkin en ufak bir sinirsel uyarı, kafatası altına yerleştirilmiş olan küçük bir alıcı tarafından saptanıyor.

“Beyin-bilgisayar” yaklaşımının tersi bir yaklaşım olan “bilgisayar-beyin” yaklaşımıyla ise örneğin, Parkinson hastaları tedavi edilebiliyor. Hastaların beyni, bir kumanda aygıtından gelen uyarılara yanıt veriyor. Beynin, uyanıklık ve uyku gibi bilinç durumlarını denetleyen talamus bölgesine elektrodlar yerleştiriliyor. Aygıttan yayılan elektriksel akımlar bu bölgeye ulaştığında, titreme nöbetlerini durduruyorlar. Bedenlerine hastalıktan dolayı hakim olamayan hastalar yöntemin uygulanmasıyla birlikte sakinleşiyor ve hareketleri normalleşiyor.

Yöntemin başarıları yanında sakıncalı yönleri de yok değil: Beynin başka bölgelerinde
istenmeyen etkilere yol açabiliyor. Örneğin, parkinson hastası bir kadın, elektrodların çalışır duruma getirilmesiyle birlikte şiddetli depresyon belirtileri göstermeye başlamış. Buna karşın hekimler, beyin implantasyonu yöntemini, şizofren olan ya da değişik korkulara sahip hastalara uygulamayı planlıyorlar. Öyle görünüyor ki, gelecekte insanın merkezi sinir sistemi bile dış dünyaya açılmış olacak. Elektrodların ilaçlardan daha etkili duruma gelmesi halinde, bu, hastalar açısından önemli bir kazanç olacak. Ancak, beyin implantasyonuyla yapılan müdahaleler, gerçekte “insan” olmanın ne anlama geldiği sorusunu akla getirmiyor değil.

Daha farklı biyonik yaklaşımlardaysa hareketin denetimini beyin değil, bedendeki sinirler ve kaslar yükleniyor. Bu yaklaşımlarda kaslar ve sinirler işlevsel olacak biçimde elektriksel olarak uyarılıyor. Belden aşağısı felçli olan Roland Lew’un durumu, teknolojinin bedeni yönetmesine iyi bir örnek. Lew, yıllarca tekerlekli sandalyeye mahkum yaşadıktan sonra, FES Center adlı merkezdeki hekimlerin, yeniden yürümesine olanak verecek yeni bir teknolojiyi bedeni üzerinde denemelerine izin vermiş. Hekimler, Lew’un bacaklarına, karnına, kalçalarına ve sırtına, kaslarını uyarmaya yarayan 400 elektrod yerleştirmişler. Zaman içinde bu bağlantıların büyük kısmı işlevini yitirmiş; ya yerlerinden kopmuş ya da paslanmışlar. Ancak, çalışır durumda olan az sayıda elektrod bile Lew’un yürümesine olanak veriyor; yani deneme başarıyla sonuçlanmış. Lew, üst baldırlarından çıkan kablo demetlerini bir arada tutan elektrik fişlerini bel kemerine tutturulmuş kumanda aygıtına taktıktan sonra bir düğmeye basıyor. Düğmeye basmasıyla birlikte, tekerlekli sandalyesinden bir hamlede ayağa fırlıyor. Sonra tekrar basıyor düğmeye ve sanki başka bir güç tarafından yönetiliyormuş gibi adım atmaya başlıyor. Lew’un yürüyüşü, adımları programlanmış bir robotunkini andırıyor. Hareketlerinin bir kısmı, beline bağlı bilgisayar tarafından yönetilirken, bir kısmıysa tümüyle kendisine ait. Kasları, mikroişlemcilerce yönetildiği için, Lew’un belden aşağısı organizmaya teknolojinin bir birleşimi gibi. Yani insanla makine arası bir karışım. Biyonik araştırmacıları, Lew sayesinde, örneğin her bir bacakta yer alan 40’tan fazla kastan hangilerinin “olmazsa olmaz” işleri bulunduğunu hangilerininse yalnızca hareketi yalnızca daha yumuşattığını; ne tür uyarıların kasları daha etkili biçimde uyardığını; ya da bedenin en fazla kaç kabloya dayanabildiğini öğrendiler.

Merkezi yürüten Hunter Peckham, bedenin içinin teknik araçlar için hiç de elverişli bir yer olmadığını, bağışıklık sistemimizin her yabancı cisme karşı adeta “savaş” açtığını vurguluyor. Çoğu kez, vücut yabancı cismi reddediyor. Kaldı ki, elektroniği vücudun içine, onun kabul edeceği biçimde yerleştirmek, biyoniğin karşılaştığı tek sorun değil. “Mekanik açıdan insan son derece karmaşık bir sistem”, diyor Peckham. “Onu, en küçük ayrıntısına kadar anlamak zorundayız.” Bir başka sorunsa, yapay yoldan hareketi sağlayan ve sayıları birkaç yüzle sınırlı elektrodların, insan vücudundaki her bir kas lifini saran sonsuz sayıda sinir lifine göre, son derece yetersiz kalması. Yalnızca omurgamızda bile, yürümemizi sağlayan 100.000 sinir lifi yer alıyor.

FES Center adlı merkezin felçli hastalara sunduğu bir başka çözümse, Lew’unkine benziyor, ancak daha az kablo gerektiriyor, dahası, vücutta dikkat çekmiyor. Hastaların karın bölgelerine, mikrodalga anteni içeren bir devre yerleştiriliyor. Anten, vücut dışından verilen komutları algılayıp bunları bacaklardaki elektrodlara aktarıyor. Hastalar, bu tür bir aygıt yardımıyla, tekerlekli sandalyeyle ulaşmaları olanaksız olan yerlere kadar “yürüyebiliyorlar”.

Benzer bir teknoloji, kolları felçli hastalar için geliştirilmiş. Amaç, kollarını hiç bir şekilde hareket ettiremeyen bu hastaların, ellerini yeniden kullanabilmelerini sağlamak. Tıpkı
belden aşağısı tutmayan felçli hastalarda yapıldığı gibi, bu hastaların kollarına ve parmaklarına elektrodlar, göğüs bölgelerine, bir mikrodalga alıcısı, omuzlarına bir verici ve köprücükkemiğinin olduğu yere de bir devre yerleştiriliyor. Bu düzenek, tekerlekli sandalyeye monte edilmiş bir bilgisayar aracılığıyla yönetiliyor. Bu tür uygulamalarda tuhaf olan, hastaların tutmayan kollarının ya da bacaklarının, beyinden herhangi bir komut almaksızın, bir bilgisayardan gelen komutlara uygun bir şekilde hareket etmeye başlaması. Başlangıçta, bir makine tarafından yönetilme olgusu, kimi hastalarda olumsuz duygulara yol açsa da, aslında bu tür uygulamalar gündelik yaşamlarına pek çok kolaylık getiriyor.

Biyonik alanındaki hızlı gelişmeler, insan-makine kaynaşmasının, yakın bir gelecekte biyoniğin en büyük engeli olmaktan çıkacağını gösteriyor. Günümüzde, biyoniğin en önemli teknik sorunlarından biri, beyin içine ya da bedenin başka bölgelerine yerleştirilen elektronik aygıtların büyüklüğünün aygıtın işlevselliğini kısıtlaması. Bilimadamları, önümüzdeki on yıl içinde, bu aygıtların yeteri kadar küçültülebileceğini düşünüyorlar.

Ne var ki, aygıtların boyutlarının küçülmesi beraberinde başka sorunlar getiriyor. Nesnelerin boyutu küçüldükçe, bunların paslanmaya yol açabilen vücut sıvıları gibi dış etkilerden korunması güçleşiyor. Elektronikteki bir başka önemli sorunsa, sayısal sistemlerin elektromanyetik parazitlerden etkilenmesi. Bu riskten dolayı, örneğin yapay kalp gibi biyonik sistemlerde, sayısal (dijital) elektronikten kaçınılıyor. Ancak, bedenin hareket yeteneğini geri kazandırmak çabaları sayısal işlemler üzerine kurulu olan biyonik araştırmalarında bu tür önlemler söz konusu olamaz.

Greg’in kolunu üreten Hanger adlı firmanın başkan yardımcısı Kevin Carroll, “aslında daha işin başlangıcındayız” diyor . Firmanın amacı, bir yüksek teknoloji ürünü olan “kevlar” adlı bir malzemeden tıpkı gerçekleri gibi hareket edebilen bacaklar, ıslak ve kuruyu algılayabilen kollar, ve dokunuşlar karşısında uyarı veren eller üretmek. Carroll, bir tür bilince sahip protezler geliştirmek amacında. Bacaklarının bir bölümünü kaybetmiş ilk hastaları, elektronik tabanlı gelişmiş protezler sayesinde yere bastıklarını duyumsayabiliyorlar. Protezin bağladığı noktaya yerleştirilmiş olan dört elektrod, yere basma anında oluşan basıncı sinir sistemine aktarıyor. Belki de gelecekte öyle protezler geliştirilecek ki, örneğin ellerini kaybetmiş olan hastalar yapay elleriyle piyano bile çalabilecek. Carroll gibi, bu işe gönlünü vermiş araştırmacılar, bunun teoride mümkün olduğunu savunuyorlar. Tek sorun, günümüzde protezle bedeni birleştirmek için kullanılan bağlantıların, böylesine hünerli protezleri yönetecek düzeyde olmaması. Ancak, gelişmelerin hızına bakılırsa, bu sorun kısa süre içinde ortadan kalkacağa benziyor.
                                                                               

Bilim Ve Teknik Dergisi
 

 





 

Giriş

Bu sitenin son güncelleştirilme tarihi 23/10/07